18 Eylül 2011 Pazar

What The Fuck!

Mart 2011 ortaları yada sonlarına doğru:

" Sen olmasan ben napardım? " 

Nisan 2011'in başları:

" Beni yalnız bırak, ben pes ettim, yaşamak istemiyorum " 

Güzel... Mutlu, mesut gidiyorduk. Sebepsiz yere neler neler oldu! Anlayış gösteren taraf ben oldum ama kaybeden taraf da ben oldum. Sonra mı? 

Temmuz 2011'in sonlarına doğru bir mesaj:

" Eczacıbaşı'nda staja başlamışsın, hayırlı olsun. Bunun için çok çalışmıştın hak ettiğin yerdesin. " Muhabbetin devamı: " Aynı işte çalışıyorum. Hayatımda bir mucize olmadı. Çok az kazanıyorum. Ama hiç olmadığım kadar huzurluyum. "

Geçti, gitti dedim. Rahattım. Gayet rahattım. Ta ki geçenlerde rüyamda onu tekrar görene kadar. Rüyamda görmek çok da önemli değil de o rüyada onunla tekrar birlikte ve mutlu olduğumuzu görmekte neyin nesi Allah aşkına?! Mesaj atıp halini hatrını sordum. Nasılsın diye merak ettim dedim. Daha sonra onu rüyamda gördüğümü, bu rüyada onun gayet neşeli ve mutlu olduğunu söyledim. Demedim tekrar birlikteydik diye. Ve bu rüyanın etkisiyle dün gece yine sabahladım. Fotoğraflarına baktım face'den. Sanırım sevgilisi var. Daha doğrusu bir kız herhangi bir arkadaşına yada dostuna " aşkın bir tarifi olmasa seni nasıl anlatırdım " demezse bunu sadece sevgilisine söylerse, onun da sevgilisi var.

Peki ben ondan ayrıldıktan bilmem kaç ay sonra birilerine ( evet farklı dönemlerde birden fazla kıza ) ilgi duymuş iken hatta geçmişe döndüğümüzde çok uzak değil sadece 1,5 ay önce birinden hoşlanmış iken, şimdi ne diye bu rüya kafama takılıyor, bir gece uykusuz kalıyorum ve her şeyden önemlisi neden şimdi bunları buraya yazıyorum? O What the Fuck!  

17 Eylül 2011 Cumartesi

Ya Siz Hangi Zamana Dönmek İsterdiniz?

"Eğer, hayatımızın bir an'ına gidip orada sonsuza dek kalacaksınız deseler yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim. Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken… Öteki, bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün… Herkes âşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. Ama aslında bu kadar basitti işte: Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan âşıksın."  ( O Kitap ) 

Hem Larien'in son yazısından az çok aklıma düşmesi hem de dün D&R'da bahsi geçen kitabı tekrar görmem bu yazıyı yazma isteği oluşturdu içimde. Siz bana sormayın hayatının hangi anına gidip orada sonsuza kadar yaşamak isteyeceğimi ( çok merak edenlere özelden mail atabilirim ) ama siz söyleyin hangi an'ınızın sonsuz olmasını isterdiniz?

14 Eylül 2011 Çarşamba

MİM ( for sestod )

Sevgili sestod beni mim'lemiş. Teşekkür edeyim. Merak ettiği şey de erkeklerin bir günlüğüne kız olması durumunda ne yapacağı ne yapmak isteyeceği vs vs imiş. Daha önce hiç bunu düşünmemiş ve istememiştim. Şimdi de düşünmeyeceğim ve en önemlisi istemeyeceğim, halimden ve cinsiyetimden son derece memnunum hahaha. Ama doğaçlama yapıyormuş gibi " böyle bir durum olsaydı... " diye düşünerek aklıma gelen ilk şeyleri yazacağım. ( doğaçlama yapalım biraz sestod yanlış hatırlamıyorsam amatör olarak tiyatro oyunlarında yer alıyordun bende 4 sene boyunca okulumun tiyatro kulübünde yer alıp amatör olarak sahneye çıktım )

Bir günlüğüne kız olsam herhalde her şeyden önce akşam arkadaşlarımla dışarı çıkmak için babamdan izin alma kısmını heyecanla beklerdim - acaba ne kadar zor olurdu?

Gözünüzü çıkarmadan o kalemi nasıl sürüyorsunuz gözlerinize bunu da başarmayı isteyebilirdim herhalde.

Topuklu ayakkabı ile yürümek kısmı. Benim anlam veremediğim ve herhalde hiçbir zaman anlayamayacağım bir şey. Herhalde bir günlüğüne kız olsam topuklu ayakkabı giyerdim ( şey ben yüksek tabanlı diye kışları bile bot giyemiyorum da :D )

Hadi diyelim ki izni aldım çıktım gezdim tozdum dolaştım vs vs gün bitimine denk geldik ve sırada ortamdaki erkeklerden birinin beni eve bırakmasını beklemek olurdu herhalde ( şey bugüne kadar gittiğim her yerden geriye tek başıma döndüm de :p )

Şimdilik bu kadar aklıma başka bir şey gelmedi..

Bir sonraki MİM'de görüşmek üzere...

12 Eylül 2011 Pazartesi

Bir Kitaptan / IV

" Dinle beni, her şeyi anlatacağım sana. Şu ana kadar kendime bile itirafa cesaret edemediğim şeylerin hepsini anlatacağım sana. Geceleri, zifiri karanlıkta vicdanıma hep bunları sormuştum. Bazen karanlık o kadar koyu olur ki, Tanrı bizleri görmüyor sanırız. İşte böyle zamanlarda kendimi sorguya çekmiştim hep. Dinle. Seni tanımadan önce bende mesuttum. Evet mesuttum. Yani daha doğrusu kendimi mesut sanıyordum... "

11 Eylül 2011 Pazar

Bir " Özlem " Var İçimde Uzaklara Doğru...

4 gündür İstanbul Fashion Week organizasyonda çalışmaktan yorgun, bitkin, ölü vs vs düşmüş bulunmaktayım. Ve aslında bunlara ek olarak bugün başlayacak ve 5 gün sürecek bir kongre de daha çalışacaktım ama kongre ile ilgili aldığım olumsuz duyumlar ve yarın öğlene kadar dolu olmam bu kongreyi iptal etmemi sağladı ve ben bugün sevgili kuzenimle birlikte Galata Kulesi'ne çıkıp eşsiz manzarayı seyre dalarak 4 günlük yorgunluğun acısını çıkaracağım.

Ama öncesinde ne zamandır yazmak istediğim ama sürekli ertelediğim bir konuda bir şeyler yazacağım ( bugün yazacağım çünkü Can Dündar'ın bugünkü yazısını okuduktan sonra " özlem " im depreşti! ) Bu özlem, çocukluğuma... ( tamamen tesadüftür ki şuan her dinleyişimde beni alıp bi başka yerlere götüren ama sıklıkla çocukluğuma götüren Nocturne şarkısı çalıyor )

Güzel günlerdi, neşeli günlerdi. Hiçbir şey bilmezdim. Hiçbir kaygım, tasam yoktu. Tek bildiğim gülmekti, gülmek ve eğlenmek. Üniversitedeki inkilap hocam her defasında dersine başlamadan tahtaya " özlü " sözlerini yazardı. Ve bir keresinde " Hiçbir şey tek başına iyi yada tek başına kötü değildir. İki şey hariç: Bilgi iyidir, bilgisizlik kötü " yazmıştı. Hocamın böyle özlü sözlerini çok sever ve hepsine katılırdım. Bu söze ne kadar katılmam gerekiyor? Bu söz ne kadar doğru? Lütfen, siz karar verin takipçilerim :)

İlkokula başlamadan önce: sabah erken saatlerde uyanır, kahvaltı sonrası sokağa çıkar ve tekrar acıkana kadar deli gibi top, saklanbaç, yakalamaca vs vs oynardık. Acıkınca mola verir, karnımızı doyurur annem camdan " hadi artık geç oldu gelin içeri " diye bilmem kaç bin kere bağırdıktan sonra eve girerdik ( abim ve ben )



İlkokul yılları: Pek çok çocuğun aksine ( anaokuluna da gitmemiş olmama rağmen ) ilk günlerimde hiç sıkıntı çekmedim. Saolsun ilkokul hocam beni çok severdi ( tabi bende onu ). Benle hep yakından ilgilenirdi, ellerinden öperim hocam :) Okumayı söken ilk çocuk ben değildim ama 8 sene boyunca o sınıfta kalıp her dönem sınıfın en çalışkan ve en başarılı öğrencisi olmuştum ( tebrik ediyorum kendimi :D ) neyse okumaya dönelim. Bir arkadaşım okumayı söktüğünde onu kıskanmıştım. ( vay be çocukluk işte insan arkadaşının başarısını ve mutluluğunu kıskanır mı hiç?? A aa ne ayıp bana! ) Ve hemen bu işe ağırlık verip okumayı söken ikinci öğrenci olmuştum. Neyse onun dışında da gerek dersler gerek öğrenilen yeni şeyler ve en önemlisi tenefüsler.. Bazen derslerde canım sıkıldıkça beni seven hocamın yanına gidip " hastayım eve gidebilir miyim " diye yalanlar uydurup erkenden eve gelip babamın yatağında uyuduğum zamanlar... ( evet bacak kadar sıpayken de şuan olduğu gibi uykuya fazlasıyla düşkündüm ) ve tabi okul dışı saatlerde yine sokaklarda oynanan oyunlar. Bu sefer saklanbaç ve yakalamaca'nın yerini tasolar ve sigara kağıtları almıştı. İğrençmişim lan sokaklarda sigara kağıtları toplardım hahaha :D Facebook saolsun ilkokul arkadaşlarımı ve hocamı tekrar buldum :D bi kaç kere görüşme fırsatım oldu. Ama eski günlerdeki gibi değildik hiçbirimiz dolayısıyla muhabbetlerimiz de o zamanlar ki gibi neşeli ve saf değildi. Çünkü hepimiz büyümüştük ve bu dünyayla birlikte hepimiz " kirlenmiştik " ! Bunlara ek olarak artık yaşam sıkıntısı, kariyer hedefi, kişisel gelişim, geçim derdi vs  vs gibi ciddi sıkıntılarımız olmuştu. Halbuki yıllar önce tek derdimiz kimin okumayı daha önce sökeceği kimin çarpım tablosunu daha önce ezberleyeceği idi. Çift kale maçta kimin kaleye geçeceği yada kimin kaleci&oyuncu olacağı en çok tartışılan konuydu. Sigara içilmesinden nefret etmemize rağmen sigara içenlerin sigara kağıtlarını, poşetlerini, kartonları her ne haltsa artık onları sokağa atmaları ve bizim onları bulmamızdı. Pokemon tasolarını içeren Ruffles, Lays, Doritos ve Cheetos'lardan baş kahraman Ash'ın tasosunun çıkması için sürekli onları almamızdı. ( en sevdiğim pokemon Syder'dı ve aldığım cipsden Syder çıktığında ne kadar mutlu olduğumu anlatamam ) Tabi bütün bunlar sınav stresini yaşamaya başladığımız günlerden itibaren gerilerde kalmaya başladı. Girdiğim LGS'de başarılı olamayınca acı gerçeklerin çocukluğuma ilk darbesini yemiş oldum. Ve 8 sene oturduğumuz, aslında ilk başta mutluluk ve heyecanla geldiğimiz Sultan Çiftliği semtinden, semtin kürt istilasına uğraması, babamın atölyesinin ve benim gideceğim süper lisenin orada olması + abimin gideceği üniversiteye de lokal olarak daha yakın olmasından ötürü Bayrampaşa'ya taşındık. ( 2012 Bayrampaşa'daki 8. yılımız olacak ) Ve içimi en çok burkan şey: şuan geriye dönüp o yıllara baktığımda arkadaşlarımla beraber çekilmiş fotoğrafların çok az, kamera kayıtlarının ise hiç olmaması! Fotoğraf çeken cep telefonu yoktu o zamanlar ve fotoğraf makinesi, kamera gibi aygıtlar bizim semte uğramazdı! ( Bugün buluşacağım kuzenim bir keresinde ailemizin gözbebeği 1,5 yaşındaki en küçük üyemizin bir fotoğrafını çektikten sonra aynen şöyle demişti: " Şimdi ki çocuklar ne kadar şanslı. Her birimizde bir sürü fotoğrafları, videoları var. Ben çok isterdim çocukluğumun fotoğraflarını, videolarını... " Bende kuzen. Ve belkide çocukluğumda çok az fotoğraf makinesi karşısına geçtiğimden olacaktır ki bugün hala fotoğraf çektirmeyi çok seviyor değilim )

Lise yılları: Herhangi bir anadolu lisesi kazanamadığım için ilkokul diplomamın yüksek olması nedeniyle rahat bir şekilde bir süper liseye girebildim. Bir sene ingilizce hazırlık okuyacaktık. Yine aşırı bir heyecan taşımıyordum, rahattım. Ama arkadaşlarım uzaklarda kalmışlardı. Bir daha kim bilir ne zaman görüşecektim? Bu sefer okul dışında bir çevrem olmadı. Sokak arkadaşları, komşular peehhhhh. Komşuluk ilişkilerim burada bozuldu ve bir daha da düzelmedi. Şuan oturduğum lokalde sevdiğim tek komşum Larien. ( O da lise arkadaşım olmasından ötürü kaynaklanıyor herhalde onunla komşu olmadan önce yakın iki arkadaş olmamızdan falan filan ) Ama lise de iyi arkadaşlıklar kurdum. Yakın, değerli dostlar edindim. Ya sonra? Şuan kaçıyla görüşüyorum? Lisede tanıştığım arkadaşlarım arasında şuan en sık konuştuğum, görüştüğüm yine Larien, onunla da lise bittikten sonra kaynaşmaya, arkadaş olmaya başladık ya neyse! Halbuki lisenin son günü herkes ağlayıp sızlanıp " 4 yıl bir arada geçti şimdi ayrılıyoruz aman kopmayalım sık sık görüşelim " vs vs demedik mi? Peki neden şuan görüşemiyorum çoğuyla? Çünkü bu sefer de üniversite var. Boş zamanlarda maddi kazanç sağlamak için çalışmak yada pratikte tecrübe kazanmak için staj yapmak var.

Üniversite yılları: Önümüzdeki hafta son senem başlayacak. Ama ben şimdiden bitirmiş havasındayım. Üzülüyorum. Ciddi ciddi uzatmayı düşünüyorum. Sene sonunu hep beraber göreceğiz. Buradaki arkadaşlıklarım daha sağlam oldu. İlk günlerde tiyatro kulübüne girdim ve şuan en yakın arkadaşlarım orada tanıştığım kişiler arasında. Ya da orada tanıştığım kişiler aracalığı ile tanıştıklarım falan. Hepimiz iyi bir işimiz olsun diye okuyoruz eyvallah. Ama hangi iş ortamı bu ortamlar kadar zevkli ve mutluluk verici olacak? Hangi iş arkadaşı kulüp arkadaşlarım kadar yakın olacak bana? Hangisi onlar kadar değerli olacak? Ya da herhangi bir iş arkadaşım bana onların verdiği kadar değer verecek mi? Çok iyi bir pozisyonda, çok iyi bir maaş ile çalışmak sabah 09,00 gece 03,00 arası devam eden ve hiçbir getirisi olmayan tiyatro provaları&sohbetleri kadar zevkli olacak mı? Hiçbiri! Hiç kimse! Bir daha böyle arkadaşlıklarım olmayacak. Bir daha böyle neşeli gezmelerim, günlerim olmayacak.

Tabii ki de hayatımın hiçbir dönemi buraya yazdığım paragraflarla anlatılacak kadar kısa değiller ama çok fazla yazmak bana iyi gelmeyecek, ve kuzenimi daha fazla bekletmeme sebep olacak.

Bu senenin tadına fazlasıyla varmam gerekiyor. Ama biliyorum ki 2 sene sonra da bu seneyi özleyeceğim. ben 3 yıldır geçmişimi özlüyorum. Ve bu özlem hiçbir zaman bitmeyecek, aksine sürekli derinleşecek...

5 Eylül 2011 Pazartesi

Bilinmeyene Yapılan Yolculuk

Kararını vermişti genç. Gidecekti uzaklara. Ardına bakmadan. Kimseye elveda demeden. Bir daha dönmemek üzere, gidecekti. Bir daha bulunmamak üzere kaybolacaktı...

Çok yorulmuştu koşuşturmalarla dolu hayatından. Bıkmıştı hayatındaki sahtecilerden. Önce işinden istifa etti. Süprizle karşılandı istifası. İyi bir işi, dolgun bir maaşı vardı. Ama lakin çoğu zaman çok fazla efor sarf ediyor hem zihinsel hem fiziksel olarak çok yoruluyordu. Öyle ki daha 30una gelmeden saçları dökülmeye başlamıştı.

Üniversite hayatı da böyle yoğun geçmişti. İşletme bölümünü çok isteyerek tercih etmemişti ama hep kafasında olan kıyıda köşe bekleyen bir bölümdü. Derslerdeki başarısının yanı sıra öğrenci kulüplerinde aktif olmuş, üniversite organizasyonlarında yer almış; bölümünü, kulübünü, üniversitesini temsil etmişti. Onun için sadece bir işte başarılı olmak yeterli değildi. Aynı anda birden fazla iş yapılmalı ve hepsinde başarılı olunmalıydı. Ama hiç unutmadığı bir atasözü vardı: " Her şeyin ustası olmaya çalışan, hiçbir şeyin çırağı olamaz! " Aslında o hiçbir şeyin ustası olmak niyetinde değildi öğrenciyken. Ama tek bir şeyin ustası olmak için çalışmak ve onun dışında hiçbir şeyle ilgilenmemek de onun için amaçsız yaşamaktan farksızdı.

Bu bakış açısıyla daha üniversite eğitimine başladığı ilk günlerde ilgi alanlarına giren öğrenci kulüplerine üye olmuştu. Lakin ilerleyen günler onun için tahmin ettiğinden daha yoğun geçiyordu. Ama yorgunluk hissetmiyordu çünkü sevdiği şeyleri, kısa sürede sevdiği arkadaşlarıyla birlikte yapıyor ve bunu yapmaktan mutluluk duyuyordu.

Hem dersler, hem kulüp işleri, hem aile içi sorumluluklar genç zihnini ve dinamik fiziğini ne yazık ki yıpratmaya başlamıştı. Bu günlerde ilk defa aşık oldu genç. Ama aşkına karşılık bulamadı. Sıkıntılarına bir de bu eklendi. Ama yine de " hayat güzeldi " ...

1 sene sonrasıydı, doktorların ona " beyninin pariatel lobunda kötü huylu bir tümör olduğunu ve en acilinden ameliyatla alınması gerektiğini " söylediklerinde. Tümörlü beyninden vurulmuşa döndü genç. Ve ilk defa bir ameliyat salonuna girdi. Soğuktu, çok soğuk... Ameliyat başarılı geçmiş, genç normal hayatına dönmüştü. Ama bu tedavinin ücreti çok fazlaydı. İmzalanan senetler genci iş hayatına zorlamış, çok sevdiği öğrenci kulüplerinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Neyse ki part time olmasına rağmen dolgun ücretli bir iş bulup borcunu ödeyebildi. Lakin borcu yeni yeni bitmişti ki bir bayılma sonrası yapılan doktor kontrölünde beyin tümörünün tekrar aktifleştiği ortaya çıktı. Bu sefer yapılan ameliyat pariatel lobun tamamına yakınının alınması ile sonuçlandı. Gencin girdiği borçları tamamlaması tahmin ettiğinden çok daha uzun sürmüştü. Ve üniversite hayatının güzel günleri sadece ilk sene ile sınırlı kalmıştı onun için.

Bu sıkıntılı günleri hatırlıyordu şimdi. O günlerde ailesi yanındaydı, arkadaşları yanındaydı sevenleri çoktu. Ama şimdi... Şimdi yalnızdı. Zamansız kapısını çalabileceği bir dostu bile kalmamıştı. En yakın iki dostu ölmüştü ve onun yaşaması için bir sebep kalmamıştı. Ama o yaşamıştı. 2 yıl daha yaşamıştı ve daha ne kadar yaşayacağını kimse bilemezdi.

Önce şirketteki iş arkadaşlarıyla - iki yüzlü şerefsizlerle - vedalaştı. Vedalaşmaları sevmezdi, çocukluğundan beri beceremezdi bunu. Öğrenemediği tek şeydi vedalaşmak. Sonra kaybettiği insanların kabirlerini son bir kez ziyaret etti. Şimdi sıra en zor kısma gelmişti. Hiç unutamadığı ilk aşkı. İlk ve tek karşılıksız aşkı. Pek çok kişiyle birlikte olmuş, mutlu günler geçirmişti. Ama ilk aşkını, kendisine " Hayır " diyen tek kişiyi, aşkı kendisine öğreten ama giremediği tek " gönülü " hiç unutamamıştı. Uzun zamandır görüşmemiş, konuşmamışlardı. Zor oldu, numarasını çevirip onu aramak. Karşı taraf hiç beklemediği bir şekilde açmıştı telefonu:

- Ooooo çok şükür aklınıza geldik! Bunca yıl insan hiç arayıp sormaz mı?

- Kusura bakma, çok yoğundum.

- Anca bahane üret sen. Ee nasılsın bakalım ve hayırdır bugün niye yoğun değilsin?! Ya da bu yoğunluğun arasında beni arayabilecek vakti nasıl buldun?!

- İyiyim, yada en azından iyi olmaya çalışıyorum. Artık yoğun değilim bu arada. İstifa ettim. Sebebini sorma lütfen. Gidiyorum. Buralardan ebedi bir ayrılışın öncesindeyim. Eğer vaktin varsa ve sakıncası yoksa gitmeden önce seni görmek, bi hoşça kal demek isterim?

- Aa! Şaşırdım. İşinde çok başarılıydın sen neden istifa ettin ya? Ya da dur neyse ne zaman gidiyorsun ve nereye gidiyorsun? Daha iyi bir iş teklifi falan mı aldın yoksa?

- İş teklifi yok. Artık çalışmak da yok. Yıllardır çalışıyorum artık dinlenme ve gezme zamanlarımın geldiğine karar verdim. Nereye gideceğim belli değil. ( Aslında ilk durağı belliydi ama kimseye, hiçbir zaman nerede olacağını nereye gideceğini söylemeyecekti. ) Yarın akşam karar vereceğim nereye gideceğime. Eğer müsaitsen bu akşam yemek yiyelim yada yarın kahvaltı yapalım?

- Akşam müsaitim. Madem gidiyorsun sana bir güle güle yemeği ısmarlayayım. Sen tarihi bir yerde yemek istersin şimdi. Akşam 10'da Hacı Abdullah'da buluşalım. Olur mu?

- Olur. Görüşürüz.

Neydi bu şimdi? Genç sadece telefonda konuşacak, onun sesini duyacaktı. Ne istifasını ne de ayrılığını söylemeyecekti. Nasıl kaybetti kendisini? Bunları ona nasıl söylemiş ve nasıl buluşmak istemişti? Her zaman olduğu gibi ondan duyduğu samimi bir cümleyle yine kendini kaybetmişti. Dışa belli etmemeyi öğrenmiş ama onunla her konuşmasında için için ağlamıştı. Hacı Abdullah... Genç arkadaşlarının davetiyle gitmişti ilk olarak bu tarihi lokantaya. Ve bayılmıştı. İlk aklına gelen de aşkını-arkadaşını buraya getirmek olmuştu. Arkadaşı-aşkı da buraya Gençle beraber ilk geldiğinde burayı ve yemeklerini çok sevmişti.

Tam vaktinde buluşulmuş, yemek yenmiş, sahile yürünmüş kahveler içilmişti. Artık vedalaşma zamanı gelmişti. Ama genç kimseye elveda demeyecekti. Dememeliydi. Beceremezdi genç vedalaşmaları. Arkadaşı-aşkı " Neden ? " diye sordu. " Daha çok gençsin, neden? " Genç verecek cevap bulamadı. Ama aslında cevap çok basitti. Yorulmuştu. Sevdiği herkesi kaybetmiş, kalan tek sevdiğine de bunu söyleyememişti. Söyleyemeyecekti de hiçbir zaman. " Biliyorsun, dünyayı dolaşmak hayalimdi. Ve şimdi bu hayali gerçekleştirebilecek maddi ve manevi koşullar olgunlaşmış durumda. Gitmemem için bir sebep yok. " Bunları söyleyebilmişti sadece. Elveda demeden önce ona aslında onu hiçbir zaman unutamadığını, onu her zaman çok sevdiğini söylemek istedi. Ama aşkının-arkadaşının bu duruma üzüleceğini biliyordu ve yanlış anlamasından korktu. Gencin kaybolmak isteği karşılıksız aşkından değildi, alışmıştı zaten onunla aynı şehirde ondan uzakta yaşamaya. Ömrünün sonuna kadar bu şekilde yaşayabilirdi. Gencin kaçtığı aşkı-arkadaşı değildi. Genç bu sahte çevreden, çıkarcı ilişkilerden, karaktersiz insanlardan kaçıyordu. Çevresinde böyle olumsuz insanlar ve ilişkiler varken, belki de tanıdığı tek gerçekçi insanı, tanıdığı tek düzgün karakterli, samimi kısacası tek " kaliteli " insanı üzemezdi. Ve söylemedi hiçbir şey:

- Vedalaşmaları beceremem, bilirsin...

- Vedalaşmayalım o zaman. Kendine dikkat et, gezmek istediğin her yeri gez, görmek istediğin her yeri gör. Ara sıra kart postal at. Yaşadığını bilelim. Hem sen her ne kadar " geri dönmeyeceğim " desende, buralardan ayrı kalmaya dayanamaz elbet bir gün dönersin. Ve her ne kadar " bir şeyden kaçmıyorum, sadece hayallerimin peşinden koşuyorum " desende, kaçıyorsun.  Umarım seni kovalayan şeye hiçbir zaman yakalanmazsın. Hoşça kal...

- Teşekkür ederim, hoş çakal...

Gencin beceremediği vedalaşmalardan biri daha yaşandı. Arkadaşı-aşkı haklıydı, o buralardan ayrı kalamazdı. Buralarda yaşamayı hiçbir yerde yaşamaya değişmezdi. Ama buralarda yaşamaya gücü kalmamıştı artık. Yalnız bu şehirle vedalaşabilirdi. Aklı yettiğinden beri en deli tutkusu burasıydı. En büyük arzusu, en arzulu aşkı bu şehirdi: İstanbul.

Önce yakınlığından ötürü Galata Kulesi'ne çıktı. Bir daha seyretti manzarayı. Sol yanında Boğaz, sağ yanında Haliç. İlk aşkıyla buraya geldiği geceleri hatırladı. Onun burada içtiği viskiden zehirlenip geceyi hastanede geçirdiği bir olaydan sonra bir daha onu buraya getirmemişti.  Galata Köprüsü'ne baktı dikkatle. Öğlen vakitleri burada balık tutmaya çalışan insanların görüntüsü geldi gözlerinin önüne. Sonra indi kuleden. Köprüyü geçti. Yakın olması nedeniyle çıktı tekrar Taksim Meydanı'na. İstiklal Caddesi'ni baştan sona bir kez daha yürüdü. Hayranlıkla baktı teker teker ve tekrar tekrar tarihi binalarına. Huzurla dinledi sürekli çalan müzikleri.

Cihangir'e yürüdü sonra. 5.Kat'a gitti. ( Cihangir'de sahili gören ve 5 katlı bir binanın en üst katında olan leziz et yemekleriyle ünlü restorant ) Bir kadeh şarap içti. Aslında çok sevmezdi şarabı. Ama 5.Kat'da daima şarap içerdi. Boğaz Manzarası'nı birde buradan izledi. Sonra oradan da çıkıp Beşiktaş'a yürüdü. Tekrar acıkmaya başlamıştı. Aslında acıkmamıştı ama buraya bir daha gelmeyecekti ve sahildeki Dürümce'den ne zamandır dürüm yememişti. Dürümce çalışanları genci çok severlerdi. Hem onlarla da hasret giderirdi. Böylece Dürümce'ye girdi. ( Beşiktaş sahilde uygun fiyata İstanbul'un en iyi dürümlerini yiyebileceğiniz bir mekan ) Bu mekanın çalışanlarıyla da hasret giderip o leziz dürümleri tekrar yedikten sonra ayrıldı buradan da. Çırağan Caddesi'ni yürüyüşle geçerek Ortaköy'e geldi. Ona göre buranın manzarası Dünya'nın en güzel ikinci manzarasıydı.

Bir ihtiyar gördü tek başına denize açılmakta olan. Ondan kendisini kız kulesine bırakmasını rica etti. İhtiyar kırmadı genci. Genç şimdi en çok hayranlık duyduğu yapının üzerindeydi. Burası onun bütün aşklarının, bütün mutluluklarının, bütün duygularının, acılarının tek şahidiydi. Aynı zamanda kendisi gibi pek çok insanın bu görkemli yapıya bu manaları yüklediğinden emindi genç.

Buradan Salacak'a geçti. Bir de buradan izledi İstanbul'un imzasını. Daha sonra yürüyerek Fethipaşa Korusu'na gitti. Buraya ilk gelişini hatırladı birden. Bir Ramazan Ayında idi. Sevgililerinden biriyle gelmişti. Yalnız organizasyon yeteneğinin çok gelişmemiş olduğu bir döneme denk gelmişti. Genç rezervasyon yaptırmadığı için orada iftar açamamışlardı ve geri dönmüşlerdi. Şimdi Koru'da yürüyüp temiz havayı solumaktı niyeti.

Sıra Çamlıca Tepesi'ne gelmişti. Buradan İstanbul'u seyretmek onun çok geç bulduğu bir huzurdu. Ama bulduktan sonra sık sık geldi buraya. Normalde çok sevmezdi çay içmeyi. Ama aynı 5.Kat&Şarap ikilisinde olduğu gibi burada fincanlarca çay içerdi. Bu sefer tek ufak bir bardak çay içmekle yetindi.

Tekrar Üsküdar'a döndü genç. Orada kayıkla bekleyen denizseverlerin birinden kendisini Eminönü'ne götürmesini rica etti. Bu ricası da geri çevrilmedi gencin. Eminönü'nden balık ekmek kokularını içine çekerek Sepetçiler Kasrı'na doğru yürüdü. Burada da çok sevilir, sayılırdı. Burada Türk Kahvesi içmek onun için tarifi mümkün olmayan bir duyguydu. Bu duyguyu son kez yaşadı ve Sarayburnu'na doğru yürüdü. Çocukluğu burada geçmişti gencin. Kendisi gibi ailesinin tüm fertleri burayı bir başka severdi.

Sabahın ilk ışıklarını burada karşıladı genç. Daha sonra asırlardır dillere destan olan Ayasofya Müzesi, Sultan Ahmet ve Süleymaniye Camileri ve Topkapı Sarayı'na kısa ziyaretler gerçekleştirdi. Ve artık gitme zamanı gelmişti.

Marinaya gitti genç. Yatı hazır bekliyordu. İlk durağı Kırım Limanı olacaktı. Genç oradan Tibet'e geçecek, binlerce merdiven çıkacaktı. Yat Karadeniz'e açılmıştı.


2 Eylül 2011 Cuma

Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun!

-- Ne kadar zulm etsen ah etmem sana her iki cihanda gül kana kana, seninle cehennem ödüldür bana sensiz cennet bile sürgün sayılır.
-- Kaç kere yemin ettim, kaç gönüle de girdim sensiz yapamıyorum bak yine geri geldim...
-- Benzemez kimse sana tavrına hayran olayım...
-- Bedenim sağlam bulunmuş, yüreğim paramparça...
-- Nehrim ol gel ak yine, kelebek ol gel uç yine, çiçeğim ol gel aç yine, rüzgar ol...
-- Yar iyi ki varsın, can sende son bulsun...
-- Sensin her şeyim, yok başka isteğim Tanrı'dan, sen hayatımın sebebi...
-- Gurur için ne aşklar yaktım ama senle yerle birim...
-- Sen bir başkasın bazı şeylerin anahtarısın, iç dünyamın başkenti son durağımsın...
-- Sensiz güneş sanki doğmamış, yağmur ellerime yağmamış, bahar sanki hiç gelmemiş...
-- Kimler geldi hayatımdan kimler geçti, hiçbirisi hasretini gidermedi, en güzeli senin kadar sevilmedi...
-- Kader güçsüz kalır sevgilim, sensiz ölmeyeceğim
-- Seni baş tacı eden haklı sonuna kadar...
-- Birden bire hayatının tümü oldun...
-- Yana yana kül olsam her an, yine de senden ayrılamam...
-- Bu garip bir veda olacak
    Çünkü aslında sen hep içimdesin
    Ne kadar uzağa gitsem de
    Gittiğim her yerde benimlesin...
-- Love is blind and that I knew when, my heart was blinded by you...
-- Learn to be lonely...
-- Say the word and i will follow you
    Share each day with me, each night, each morning
    Love me, that's all i ask of you...
--I will always love you...
-- I hope life treats you kind
    and i hope you have all you dreamed off
    and i wish to you joy and happiness,
    But above all this, i wish to you love...
-- You're hear, there's nothing I fear
    And i know that my heart will go on
    we'll stay forever this way
    you're safe in my heart and my heart will go on...
-- Birden sen gelsen aklıma seni unutsam bazı bazı, meraklansam gizlice delice kıskansam seni...
-- Bu nasıl kısmet acı bir hasret...
-- Sen hep tedbirler aldın ben gözü karaydım
    Sen kadere  razı dünden ben ezber bozandım
    Çok geç olmakla birlikte sevdiğime pişmanım
    Sen boyun eğdiğinle kal ben isyandayım...
-- Kenar süsü oldum hayatında...
-- If you're listening now
    I hope make more sense
    Cause now im not quite so young
    Im not quite so foolish in my defense... pictures that i hid my room, they now come out...
-- Dilerim her arzun gerçek olsun
    Hayat bu şansın hep açık olsun
    Hatıralar, hasret benim ömrüm senin senin olsun
    Dertler benim, çile benim hayat senin senin olsun...
-- Hoşça kal aşkların en güzeli
    Kavuşur elim sana günün birinde
    Sarılıverir elim beline dokunur tenim yeniden
    Hangi gün taşınır dönerim
    Bilinmez boş kalacak yüreğim
    Söz verdim sana ölene kadar ayrılmam...
-- Benim de zaten hiç gücüm yok yüzüm yok hiç umudum yok
    Ama bil ki farklı bir hayaldi işkenceydi bazen bazen çok güzeldi
    Ama anlıyorum sesinden kurtulmuşsun sen
    Nokta konmuş bitmiş en güzel hikayem...
-- Kimi aşklar hiç bitmezmiş bizimkisi bitenlerden sevmeye yeteneksiziz...
-- Senden önce senden sonra daha kaç vucud gerek bana benim seni unutmama...
-- Ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim...
-- Sevdim seni bir kere başkasını sevemem deli diyorlar bana desinler değişemem...
-- Yıllar geçse de üstünden bu kalp seni unutur mu?
-- Caddelerde rüzgar aklımda aşk var
    Gece yarısında eski yağmurlar
    Şarkı söylüyorlar sessiz usulca
    Özlediğim şimdi çok uzaklarda
    Deli dolu günler hayat güzeldi
    Kahkahalarıyla günler geçerdi
    Ellerim uzanmaz dokunamam ki
    Özlediğim şimdi çok uzaklarda...
-- Bilirsin sen aslında yok ki kaybeden aşkta...
-- Güzelsen güzelsin yok mu benzerin
    Goncadır ilk hali bütün güllerin
    Aklımda kalmazdı yüzün ellerin
    Ah bu şarkıların gözü kör olsun!


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...