5 Eylül 2011 Pazartesi

Bilinmeyene Yapılan Yolculuk

Kararını vermişti genç. Gidecekti uzaklara. Ardına bakmadan. Kimseye elveda demeden. Bir daha dönmemek üzere, gidecekti. Bir daha bulunmamak üzere kaybolacaktı...

Çok yorulmuştu koşuşturmalarla dolu hayatından. Bıkmıştı hayatındaki sahtecilerden. Önce işinden istifa etti. Süprizle karşılandı istifası. İyi bir işi, dolgun bir maaşı vardı. Ama lakin çoğu zaman çok fazla efor sarf ediyor hem zihinsel hem fiziksel olarak çok yoruluyordu. Öyle ki daha 30una gelmeden saçları dökülmeye başlamıştı.

Üniversite hayatı da böyle yoğun geçmişti. İşletme bölümünü çok isteyerek tercih etmemişti ama hep kafasında olan kıyıda köşe bekleyen bir bölümdü. Derslerdeki başarısının yanı sıra öğrenci kulüplerinde aktif olmuş, üniversite organizasyonlarında yer almış; bölümünü, kulübünü, üniversitesini temsil etmişti. Onun için sadece bir işte başarılı olmak yeterli değildi. Aynı anda birden fazla iş yapılmalı ve hepsinde başarılı olunmalıydı. Ama hiç unutmadığı bir atasözü vardı: " Her şeyin ustası olmaya çalışan, hiçbir şeyin çırağı olamaz! " Aslında o hiçbir şeyin ustası olmak niyetinde değildi öğrenciyken. Ama tek bir şeyin ustası olmak için çalışmak ve onun dışında hiçbir şeyle ilgilenmemek de onun için amaçsız yaşamaktan farksızdı.

Bu bakış açısıyla daha üniversite eğitimine başladığı ilk günlerde ilgi alanlarına giren öğrenci kulüplerine üye olmuştu. Lakin ilerleyen günler onun için tahmin ettiğinden daha yoğun geçiyordu. Ama yorgunluk hissetmiyordu çünkü sevdiği şeyleri, kısa sürede sevdiği arkadaşlarıyla birlikte yapıyor ve bunu yapmaktan mutluluk duyuyordu.

Hem dersler, hem kulüp işleri, hem aile içi sorumluluklar genç zihnini ve dinamik fiziğini ne yazık ki yıpratmaya başlamıştı. Bu günlerde ilk defa aşık oldu genç. Ama aşkına karşılık bulamadı. Sıkıntılarına bir de bu eklendi. Ama yine de " hayat güzeldi " ...

1 sene sonrasıydı, doktorların ona " beyninin pariatel lobunda kötü huylu bir tümör olduğunu ve en acilinden ameliyatla alınması gerektiğini " söylediklerinde. Tümörlü beyninden vurulmuşa döndü genç. Ve ilk defa bir ameliyat salonuna girdi. Soğuktu, çok soğuk... Ameliyat başarılı geçmiş, genç normal hayatına dönmüştü. Ama bu tedavinin ücreti çok fazlaydı. İmzalanan senetler genci iş hayatına zorlamış, çok sevdiği öğrenci kulüplerinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Neyse ki part time olmasına rağmen dolgun ücretli bir iş bulup borcunu ödeyebildi. Lakin borcu yeni yeni bitmişti ki bir bayılma sonrası yapılan doktor kontrölünde beyin tümörünün tekrar aktifleştiği ortaya çıktı. Bu sefer yapılan ameliyat pariatel lobun tamamına yakınının alınması ile sonuçlandı. Gencin girdiği borçları tamamlaması tahmin ettiğinden çok daha uzun sürmüştü. Ve üniversite hayatının güzel günleri sadece ilk sene ile sınırlı kalmıştı onun için.

Bu sıkıntılı günleri hatırlıyordu şimdi. O günlerde ailesi yanındaydı, arkadaşları yanındaydı sevenleri çoktu. Ama şimdi... Şimdi yalnızdı. Zamansız kapısını çalabileceği bir dostu bile kalmamıştı. En yakın iki dostu ölmüştü ve onun yaşaması için bir sebep kalmamıştı. Ama o yaşamıştı. 2 yıl daha yaşamıştı ve daha ne kadar yaşayacağını kimse bilemezdi.

Önce şirketteki iş arkadaşlarıyla - iki yüzlü şerefsizlerle - vedalaştı. Vedalaşmaları sevmezdi, çocukluğundan beri beceremezdi bunu. Öğrenemediği tek şeydi vedalaşmak. Sonra kaybettiği insanların kabirlerini son bir kez ziyaret etti. Şimdi sıra en zor kısma gelmişti. Hiç unutamadığı ilk aşkı. İlk ve tek karşılıksız aşkı. Pek çok kişiyle birlikte olmuş, mutlu günler geçirmişti. Ama ilk aşkını, kendisine " Hayır " diyen tek kişiyi, aşkı kendisine öğreten ama giremediği tek " gönülü " hiç unutamamıştı. Uzun zamandır görüşmemiş, konuşmamışlardı. Zor oldu, numarasını çevirip onu aramak. Karşı taraf hiç beklemediği bir şekilde açmıştı telefonu:

- Ooooo çok şükür aklınıza geldik! Bunca yıl insan hiç arayıp sormaz mı?

- Kusura bakma, çok yoğundum.

- Anca bahane üret sen. Ee nasılsın bakalım ve hayırdır bugün niye yoğun değilsin?! Ya da bu yoğunluğun arasında beni arayabilecek vakti nasıl buldun?!

- İyiyim, yada en azından iyi olmaya çalışıyorum. Artık yoğun değilim bu arada. İstifa ettim. Sebebini sorma lütfen. Gidiyorum. Buralardan ebedi bir ayrılışın öncesindeyim. Eğer vaktin varsa ve sakıncası yoksa gitmeden önce seni görmek, bi hoşça kal demek isterim?

- Aa! Şaşırdım. İşinde çok başarılıydın sen neden istifa ettin ya? Ya da dur neyse ne zaman gidiyorsun ve nereye gidiyorsun? Daha iyi bir iş teklifi falan mı aldın yoksa?

- İş teklifi yok. Artık çalışmak da yok. Yıllardır çalışıyorum artık dinlenme ve gezme zamanlarımın geldiğine karar verdim. Nereye gideceğim belli değil. ( Aslında ilk durağı belliydi ama kimseye, hiçbir zaman nerede olacağını nereye gideceğini söylemeyecekti. ) Yarın akşam karar vereceğim nereye gideceğime. Eğer müsaitsen bu akşam yemek yiyelim yada yarın kahvaltı yapalım?

- Akşam müsaitim. Madem gidiyorsun sana bir güle güle yemeği ısmarlayayım. Sen tarihi bir yerde yemek istersin şimdi. Akşam 10'da Hacı Abdullah'da buluşalım. Olur mu?

- Olur. Görüşürüz.

Neydi bu şimdi? Genç sadece telefonda konuşacak, onun sesini duyacaktı. Ne istifasını ne de ayrılığını söylemeyecekti. Nasıl kaybetti kendisini? Bunları ona nasıl söylemiş ve nasıl buluşmak istemişti? Her zaman olduğu gibi ondan duyduğu samimi bir cümleyle yine kendini kaybetmişti. Dışa belli etmemeyi öğrenmiş ama onunla her konuşmasında için için ağlamıştı. Hacı Abdullah... Genç arkadaşlarının davetiyle gitmişti ilk olarak bu tarihi lokantaya. Ve bayılmıştı. İlk aklına gelen de aşkını-arkadaşını buraya getirmek olmuştu. Arkadaşı-aşkı da buraya Gençle beraber ilk geldiğinde burayı ve yemeklerini çok sevmişti.

Tam vaktinde buluşulmuş, yemek yenmiş, sahile yürünmüş kahveler içilmişti. Artık vedalaşma zamanı gelmişti. Ama genç kimseye elveda demeyecekti. Dememeliydi. Beceremezdi genç vedalaşmaları. Arkadaşı-aşkı " Neden ? " diye sordu. " Daha çok gençsin, neden? " Genç verecek cevap bulamadı. Ama aslında cevap çok basitti. Yorulmuştu. Sevdiği herkesi kaybetmiş, kalan tek sevdiğine de bunu söyleyememişti. Söyleyemeyecekti de hiçbir zaman. " Biliyorsun, dünyayı dolaşmak hayalimdi. Ve şimdi bu hayali gerçekleştirebilecek maddi ve manevi koşullar olgunlaşmış durumda. Gitmemem için bir sebep yok. " Bunları söyleyebilmişti sadece. Elveda demeden önce ona aslında onu hiçbir zaman unutamadığını, onu her zaman çok sevdiğini söylemek istedi. Ama aşkının-arkadaşının bu duruma üzüleceğini biliyordu ve yanlış anlamasından korktu. Gencin kaybolmak isteği karşılıksız aşkından değildi, alışmıştı zaten onunla aynı şehirde ondan uzakta yaşamaya. Ömrünün sonuna kadar bu şekilde yaşayabilirdi. Gencin kaçtığı aşkı-arkadaşı değildi. Genç bu sahte çevreden, çıkarcı ilişkilerden, karaktersiz insanlardan kaçıyordu. Çevresinde böyle olumsuz insanlar ve ilişkiler varken, belki de tanıdığı tek gerçekçi insanı, tanıdığı tek düzgün karakterli, samimi kısacası tek " kaliteli " insanı üzemezdi. Ve söylemedi hiçbir şey:

- Vedalaşmaları beceremem, bilirsin...

- Vedalaşmayalım o zaman. Kendine dikkat et, gezmek istediğin her yeri gez, görmek istediğin her yeri gör. Ara sıra kart postal at. Yaşadığını bilelim. Hem sen her ne kadar " geri dönmeyeceğim " desende, buralardan ayrı kalmaya dayanamaz elbet bir gün dönersin. Ve her ne kadar " bir şeyden kaçmıyorum, sadece hayallerimin peşinden koşuyorum " desende, kaçıyorsun.  Umarım seni kovalayan şeye hiçbir zaman yakalanmazsın. Hoşça kal...

- Teşekkür ederim, hoş çakal...

Gencin beceremediği vedalaşmalardan biri daha yaşandı. Arkadaşı-aşkı haklıydı, o buralardan ayrı kalamazdı. Buralarda yaşamayı hiçbir yerde yaşamaya değişmezdi. Ama buralarda yaşamaya gücü kalmamıştı artık. Yalnız bu şehirle vedalaşabilirdi. Aklı yettiğinden beri en deli tutkusu burasıydı. En büyük arzusu, en arzulu aşkı bu şehirdi: İstanbul.

Önce yakınlığından ötürü Galata Kulesi'ne çıktı. Bir daha seyretti manzarayı. Sol yanında Boğaz, sağ yanında Haliç. İlk aşkıyla buraya geldiği geceleri hatırladı. Onun burada içtiği viskiden zehirlenip geceyi hastanede geçirdiği bir olaydan sonra bir daha onu buraya getirmemişti.  Galata Köprüsü'ne baktı dikkatle. Öğlen vakitleri burada balık tutmaya çalışan insanların görüntüsü geldi gözlerinin önüne. Sonra indi kuleden. Köprüyü geçti. Yakın olması nedeniyle çıktı tekrar Taksim Meydanı'na. İstiklal Caddesi'ni baştan sona bir kez daha yürüdü. Hayranlıkla baktı teker teker ve tekrar tekrar tarihi binalarına. Huzurla dinledi sürekli çalan müzikleri.

Cihangir'e yürüdü sonra. 5.Kat'a gitti. ( Cihangir'de sahili gören ve 5 katlı bir binanın en üst katında olan leziz et yemekleriyle ünlü restorant ) Bir kadeh şarap içti. Aslında çok sevmezdi şarabı. Ama 5.Kat'da daima şarap içerdi. Boğaz Manzarası'nı birde buradan izledi. Sonra oradan da çıkıp Beşiktaş'a yürüdü. Tekrar acıkmaya başlamıştı. Aslında acıkmamıştı ama buraya bir daha gelmeyecekti ve sahildeki Dürümce'den ne zamandır dürüm yememişti. Dürümce çalışanları genci çok severlerdi. Hem onlarla da hasret giderirdi. Böylece Dürümce'ye girdi. ( Beşiktaş sahilde uygun fiyata İstanbul'un en iyi dürümlerini yiyebileceğiniz bir mekan ) Bu mekanın çalışanlarıyla da hasret giderip o leziz dürümleri tekrar yedikten sonra ayrıldı buradan da. Çırağan Caddesi'ni yürüyüşle geçerek Ortaköy'e geldi. Ona göre buranın manzarası Dünya'nın en güzel ikinci manzarasıydı.

Bir ihtiyar gördü tek başına denize açılmakta olan. Ondan kendisini kız kulesine bırakmasını rica etti. İhtiyar kırmadı genci. Genç şimdi en çok hayranlık duyduğu yapının üzerindeydi. Burası onun bütün aşklarının, bütün mutluluklarının, bütün duygularının, acılarının tek şahidiydi. Aynı zamanda kendisi gibi pek çok insanın bu görkemli yapıya bu manaları yüklediğinden emindi genç.

Buradan Salacak'a geçti. Bir de buradan izledi İstanbul'un imzasını. Daha sonra yürüyerek Fethipaşa Korusu'na gitti. Buraya ilk gelişini hatırladı birden. Bir Ramazan Ayında idi. Sevgililerinden biriyle gelmişti. Yalnız organizasyon yeteneğinin çok gelişmemiş olduğu bir döneme denk gelmişti. Genç rezervasyon yaptırmadığı için orada iftar açamamışlardı ve geri dönmüşlerdi. Şimdi Koru'da yürüyüp temiz havayı solumaktı niyeti.

Sıra Çamlıca Tepesi'ne gelmişti. Buradan İstanbul'u seyretmek onun çok geç bulduğu bir huzurdu. Ama bulduktan sonra sık sık geldi buraya. Normalde çok sevmezdi çay içmeyi. Ama aynı 5.Kat&Şarap ikilisinde olduğu gibi burada fincanlarca çay içerdi. Bu sefer tek ufak bir bardak çay içmekle yetindi.

Tekrar Üsküdar'a döndü genç. Orada kayıkla bekleyen denizseverlerin birinden kendisini Eminönü'ne götürmesini rica etti. Bu ricası da geri çevrilmedi gencin. Eminönü'nden balık ekmek kokularını içine çekerek Sepetçiler Kasrı'na doğru yürüdü. Burada da çok sevilir, sayılırdı. Burada Türk Kahvesi içmek onun için tarifi mümkün olmayan bir duyguydu. Bu duyguyu son kez yaşadı ve Sarayburnu'na doğru yürüdü. Çocukluğu burada geçmişti gencin. Kendisi gibi ailesinin tüm fertleri burayı bir başka severdi.

Sabahın ilk ışıklarını burada karşıladı genç. Daha sonra asırlardır dillere destan olan Ayasofya Müzesi, Sultan Ahmet ve Süleymaniye Camileri ve Topkapı Sarayı'na kısa ziyaretler gerçekleştirdi. Ve artık gitme zamanı gelmişti.

Marinaya gitti genç. Yatı hazır bekliyordu. İlk durağı Kırım Limanı olacaktı. Genç oradan Tibet'e geçecek, binlerce merdiven çıkacaktı. Yat Karadeniz'e açılmıştı.


8 yorum:

Uyumayan Ses dedi ki...

semtleri tam olarak bilmesem de yine de zevk aldım yazıyı okurken

Sparrow dedi ki...

teşekkür ederim. bu semtlerin her birini gezmeni tavsiye ederim :)

Bolat dedi ki...

Sparrow bu öykü senin ise öykücü olmayı, kısa öyküler yazmayı denemelisin, başarılı olacağına inanıyorum.

Sparrow dedi ki...

teşekkürler Bolat :)

Şair Degilim dedi ki...

Guzel denemeler//

Basarili isler cikabilir bu yazilar/ her ne kadar su an pasif kalsada bu http://www.yaraticiyazmaatolyesi.blogspot.com/ adreside bir yerlere not etmeni tavsiye ederim/

hazir yazmisken buna da cevap vereyim istedim/
Sizce aşağıdaki cümle neyin tanımı???
Karanlık bir kış gecesinde şömine karşısında, battaniye altında içilen sıcacık bir kahve belki de...
"ilk bakistiginda gozlerinden kalbine ne akiyorsa :) onlarin tanimi / tekrari gibi"

Sparrow dedi ki...

teşekkür ederim. yazar olmak gibi bir niyetim yok içimden geldikçe burada yazıyorum.
tanımına gelince sende benim gibi açık açık sölemedin ne demek istediğini. okuyanlar anlasın :)

crazywomanrosemary dedi ki...

BU PAZAR OKUDUĞUM BANA İYİ GELEN BİR YAZIN OLDU..:))Geçen hafta bende Cihangir deydim..Orası bir başka güzeldi.Şansıma hava çok soğuk değildi ama şehrime dönerken kar otobüsün peşine düşmüş silecekler zor yetişiyordu..:))

İyi pazarlar Sparrow..:))

Sparrow dedi ki...

crazywomanrosemary, sana da iyi pazarlar :) bu hafta sonu da hava çok güzel aslında ama kapandık eve :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...