29 Haziran 2012 Cuma

Mutluluk???

Mutluluk nedir? Ne değildir? Neden kimi insana çok yabancı bir kelimeyken kimi insanın yüzünden fışkırır?
Nasıl mutlu olunur? İstediklerimizi elde edince mutlu mu oluruz? Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek büyük bir erdem midir gerçekten? Mutlu olduğumuz zaman bunun farkında olur muyuz? Ya da çoğu zaman mutsuz olduğumuzu düşündüğümüzde aslında zaten mutluyuz mudur?

P.S. Dün mezuniyetim vardı. Kep attım. Marmara Üniversitesi Tezli Yüksek Lisans başvurumu kabul etti. Bugün bir iş görüşmem vardı, gitmedim. Pazartesi de bir tane var. Ona da gitmeyeceğim.

25 Haziran 2012 Pazartesi

Bazen Bütün Koşullar Uygunken Bile Ölemezsin...

-- Eski sevgilimi hatırladım ya..
-- Hangisini?
-- Ya işte onu hatırlayamadım. Hiç birisinin sana sahip olduğunu düşündüğün oluyor mu? Ya da bir şeyin?
-- Evet, evet. Fark ettim onu. Her fark ettiğimde de gitmek istedim. Bazı insanlar aile kurmaya önem verirler. Ve buna değer verirler. Bazıları ise başka bir takım şeylere değer verirler. Bunlara değer verirken niye değer verdiğini düşünmez bile toplum içinde erimiş olan birey. Hem toplum koleje girmeyi değer olarak sunduğu için artık o kişiliğini yok sayma halidir. Koleje girmek için yarışır, üniversiteye girmek için yarışır. İyi bir işe girmek için yarışır. Güzel bir kadınla evlenmek için yarışır. Devamlı bir yarış ve kazanma zorunluluğu...
-- Aslında kazanmak nedir ki? En büyük zaferi kazandığında bir Antonious olduğunu düşün, Paris'e geldiğini ve o takın altında olduğunu, ve bütün insanların senin altında olduğunu ve gücün en üstünde olduğunu... Yalnız kaldığın o anda " Ne oldu be? Şimdi ne olacak? " diyorsan, kaybedersin sen. Kaybetmişsin. Yani o anda en büyük zaferinin içinde kaybetmişsin. 
-- Peki bunun farkında olmak? Yaşlı bir kızıl derilinin dediği gibi: Hayatın bize sunamadıklarını mı sunar? Yoksa bir radyo dinleyicisinin dediği gibi: Sanat da diğer tüm şeyler gibi sex için midir? Yaşlı bir kızıl derili ne kadar yanılabilir?
-- Bazen yanılabilir.
-- Bazen susar
-- Bazen konuşmak ister
-- Bazen dinlemek ister
-- Bazen yalnız kalmak ister
-- Bazen arkadaş ister
-- Bazen gitmek ister
-- Gider bazen.
-- Bazen gidemez
-- Bazen hiç gidememekten korkar
-- Bazıları sonsuz neşeye dolar
-- Bazıları sonsuz geceye...
-- Bazen ölür
-- Bazen ölemez... Bazen bütün koşullar uygunken bile ölemezsin...
-- Bazen kendinden uzaklaşmak ister insan...
-- Bazen gidersin, sırf dönebilmek için..
-- Bazen ağlarsın bayağa
-- Bazen ağlayamazsın bayağa bayağa... Bazen içiyorsun, bazen çok ama çok fazla içmek istiyorsun da bazen sen zaten içmeye gidiyorsun... Bazen acıbademden bir taksiye biniyorsun,  kadıköye gidiyorsun bazen yüzüne bile bakmıyor.
-- Bazen bir kadın geliyor oturuyor karşına ve ağlıyor.
-- Kadınlar hep ağlıyor
-- Bazen bir kadın sana en çok korktuğum şey bir kadının göz yaşları diyor, kendi adına. Eğer çok sevdiysen diyor, eğer çok sevdiysen... oysa bilmiyor ki sevmek de bir ana ait
-- Her şeyin başı su
-- Felsefenin de...



24 Haziran 2012 Pazar

Ama hep,


22 Haziran 2012 Cuma

Gökhan Kırdar'dan...




20 Haziran 2012 Çarşamba

Beni sevelerimden koruyun...

Beni sevenlerimden koruyun, düşmanlarımla nasıl olsa baş ederim...

19 Haziran 2012 Salı

Bir Kitaptan / XIV

... Ne Nüzhet'i öldürmekle suçlanacak olmam, ne şu esrarengiz Fatih projesi, ne Tahir Hakkı'nın gizeldiği sır, hepsini unutmuştum. Kimin umurundaydı Başkomiser Nevzat'ın cinayet soruşturması? O eski yara kanamaya başlamıştı bir kez daha, bitti sandığım acı depreşmiş, ışıltısını çoktan kaybetmiş ruhum, sevda denilen o lanetli duygunun sihirli burcuna girivermişti yeniden. Tamam saklayacak değilim, o alacakaranlığı seviyordum, tıpkı katilini seven bir kurban gibi... Dile kolay tam yirmi bir yıl o alacakaranlıkta yaşamıştım. Tamam inkar etmiyorum, kurban olmaktan da hoşlanıyordum. Hayata bir anlam gerek değil mi? Hayal kırıklığıyla umut, nefretle sevgi, kıskançlıkla hayranlık arasındaki o acımasız çatışmada bir o yana, bir bu yana savrulmanın verdiği eziyetten daha büyük bir anlam olabilir mi? Kişi ancak o zaman fark edebiliyor bir ruhu olduğunu. Başka türlüsü... Başka türlüsü kocaman bir hiçlik... Derin bir boşluk... Nasıl da inanabildim o eşsiz çatışmadan kurtulduğuma? Nüzhet'in mavi donuk gözleri nasıl ikna edebildi beni bu işin sona erdiğine? Hayır, hiçbir şeyin bittiği yoktu. Kendimi kapattığım o hücrede bir anlığına uyumuş, işte o anda bu muhteşem azaptan kurtulduğumu sanmıştım. Ama şükür ki kurtulmamışım. İşte yeniden başlıyordu o lezzetli işkence. Üstelik işkencecim ölmüş olmasına rağmen. Belki en fenası da buydu. Beni bu cehennemde yaşamaya alıştıran kadından nefret bile edemeyecek olmam... İyi de sadece nefretle yaşanır mı? Sevgi olmadan nefretin ne anlamı var? Yine aynı döngü, yine aynı açmaz, yine aynı çaresizlik... Evet, yazarın söylediği gibi merhaba hüzün... Merhaba sonsuz karmaşa, merhaba sonsuz matem... Sonsuz değil, gözlerimi kapayınca bitecek olan... Evet, merhaba ben ölünceye kadar sürecek olan matem... Velhasıl yeniden hoş geldin aşk...

Bir Kitaptan / XIII


Burası kalbinin en değerli yeridir. Burada siyah bir nokta vardır. Canın canı, sevenin cananı buradadır. O nokta, yoğun bir damla kandan ibarettir. Adına 'süveyda' yahut sevda derler. Siyaha çalan rengi yüzündendir bu isim. Çünkü sevda, kara talih içinde, o kara kan damlasında büyür. Bütün tecelli denizleri, bütün aşk fırtınaları, işte o bir damla kanda dalgalanıp çırpınır. Aşırı sevgi bu damlayı tahrip edip dağıtırsa, parçaları bütün vücuda dağılır. Aşk, işte bu dağılmanın adıdır ve o dağılırsa Âşık artık ne yaptığını bilmez olur.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Uyumayın! :D


16 Haziran 2012 Cumartesi

Benim de şu cihana gelişim...


benim de şu cihana gelişim 
bir güzelden ötürü
...
benim de bu cihandan gidişim
memleket sevdasından...


Bir Kitaptan / XII

... Gözlerinin önüne düşen saçlarını eliyle geri atarken sordu Zeynep:
" Onu hala seviyor muydunuz? "
Ne kadar da kolay soruyordu. Onu seviyor muydum? Sevmek mi? Ona tapıyordum. O gönlümün kederi, sevinci, ruhumun gıdasıydı. Hayatımın anlamı, soluk almamın nedeniydi. O benim delice tutkum, hiçbir zaman iyileşmeyecek yaramdı. Tatlı tatlı sızlayan, yeryüzünün en güzel yarası...

15 Haziran 2012 Cuma

Rumi...


10 Haziran 2012 Pazar

Benim olmayışın içimi acıtır...


karşıma ilk çıktığında durdu zaman 
dönmedi dünya
tutuldum sana ilk bakışta...

zor oldu ama buldum seni sonunda
konuşmaya başladık bir anda
dilim tutuldu çöz beni aşkınla

o tatlı güzel yüzün
yangınımı körükler gülüşün
gözlerin beni benden alır
benim olmayışın içimi ACITIR...

8 Haziran 2012 Cuma

Kader...

Kader; yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir. Ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse, ne hayatın hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin…


Şems-i Tebrizi

7 Haziran 2012 Perşembe

Oh La Laa Betrice, ay pardon o tatlıydı bu mim :D

Kaybolmuş Bir Denizyıldızı beni mimlemiş. Teşekkürlerimi sunup direk başlıyorum mime.

Konu bizi nelerin mutlu ettiğini anlatmak.

Nereden başlasam ki...


Tabii ki Fenerbahçe'mden. Beni daha çok mutlu eden bir şey yok sanırım.


Sahilde oturup denizi izlemek... Mutlu eder ve huzur verir.


Salacak sahilden kız kulesini izlemek...


Yüksek bir yerden İstanbul'u izlemek... ( Burası Galata Kulesi )



Dominos'un New York pizzasını yemek. Şey boğazıma biraz düşkünümdür de :(


Boğaz demişken mangal yakmayı ve mangal eti yemeği söylemeden geçemem.

Daha fazla resim aratma bana Denizyıldızı, ben direk yazıyorum. Bunlar karnımı acıktırdı zaten kalkacam laptopun başından mutfağa gidicem gece gece bilmem kaç kalori alıcam hiç iyi olmadı :(

Kitap okumak, sinema tiyatro izlemek, saatlerce tek başıma yürümek, Şebnem Ferah-Kenan Doğulu-Sıla üçlüsünden birinin konserine gitmek ( tabi metro sorunu olduğundan erken dönmek hariç ) aile ortamında vakit geçirmek, arkadaşlarımla kafa dağıtmak, çikolata yemek ( bak yine yemek dedim ya ben bu obur değildim noluyo bana?) Starbucks'ın White Mochasını, Kahve Dünyasının damla sakızlı Türk kahvesini içmek, sevdiğim beğendim bir yere arkadaşlarımı götürmek ( bu biraz tuhaf ama mutlu ediyor gerçekten hatta Larien bu konuda çok çekmiştir benden :P aslında ben çektim ya kızı bir yere götüreceğim güzel hoş bir mekan, bi de ben ısmarlayacağım ama anca aylar sonra falan gidiyoruz )

Evet sanırım şimdilik bu kadar. Devamı ara ara gelmez :D tek tek isim yazmak adetim değil, yapmak isteyen herkes yapsın Larien hariç :P Sen yapma Larien :P




5 Haziran 2012 Salı

Daha Şimdiden, haziranın ilk günlerinden...

Sibirya yolcusu kalmasın!

4 Haziran 2012 Pazartesi

Karmaşık Duygulardayım...

Daha önce de dediğim gibi üniversite hayatım bitti. Henüz 1 hafta bile olmadı son finalimi vereli. Ama şimdiden içimi bir huzursuzluk kapladı. Mutsuzum.

Zaman geçmiyor. Yine sabahlamaya başladım. Baş ağrılarım başladı. Konsantrasyon kaybım, ilgi dağınıklığım, yaptığım şeylerden zevk alamamam vs vs...

Lisedeyken, üniversite mezunu herkesin ağzından aynı şeyi duyardım: " Hayatımın en güzel dönemiydi " Şuan ben de aynısını üniversite sınavlarına hazırlanan kuzenlerime söylüyorum. Keşke Çap falan yapsaydım ben ya ne güzel uzardı okulum.

Hepsi bir " öğrencilik statüsüne " bağlıymış demekki. Hiçbir şey ilgimi çekmiyor artık. Ne kitap okumaktan zevk alıyorum ne film izlemekten. 30 Mayıs'ta Athena-Şebnem Ferah konserine gittik. Athena gereğinden fazla kaldı sahnede ve ben ömrümde başka hiçbir konserde bu kadar sıkıldığımı hatırlamıyorum. Zaten Şebnem için gitmiştik. Geç çıktı o da. Biz de metroya yetişmek için erken ayrıldık ve haliyle anca 4-5 şarkısını dinleyebildik.

Bir hevesle bir şeye kalkışıyorum, vazgeçmem aynı çabuklukta oluyor. Öyle ki master programlarını araştırırken bile sıkılıp bırakıyorum. Saatlerce kitap okuyan ben, şu günlerde 10 sayfa okumadan başımın ağırması ve sıkılmam sebebiyle bırakıyorum elimden kitabı. Ki şu sıralarda büyük bir merakla aldığım Ahmet Ümit'in Sultanı Öldürmek kitabını okuyorum daha doğrusu okumaya çalışıyorum. Ha bir de İspanyolca kursuna yazıldım, kısmetse ay sonu başlayacağım. Aslında hiç kafamda yoktu, neden böyle bir şey yaptığımı da bilmiyorum.

Mezuniyet balosunu yaklaşıyor. Ama bendeniz, kendi bölümünden, kendi jenerasyonundan hiç arkadaş edinemediği için, yalnız olacağından ötürü gitmiyor baloya. İki farklı balo düzenleniyor bizde. Birini okul kurumsalı yapıyor, Ataköy Sheraton'da. Öbürünü öğrenciler kendi yapıyor, Suada'da başlayıp Sortie'de bitiyor. Aslında bu organizasyon fena değil, fiyatı da uygun ama hiç gidesim gelmiyor. Üniversite mezuniyetine gitmek istemeyeceğim 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Ay sonu da kep atma töreni var. Ona gideceğim bir aksilik çıkmazsa.

Geçen hafta olan mahkemede yöneticilerimize istenen cezalar da tuz biber ekti şu sıkkın canıma. Kızmıyorum sana savcı, emir kulusun neticesinde. Sana o emri verip de müslüman gezinenlere sesleniyorum: Allah'ın affetmeyeceği iki günahtan biridir kul hakkı yemek. Ve kulun bir hesabı varsa Allah'ın da vardır. Sen 25 milyon Fenerbahçelinin ahını aldın. Cehennemde yandığını görmek için ben de oraya gitmeye razıyım! Bu düzeni kuranlar, bize aylardır eziyet edenler Allah hepinizin belasını versin! Başbakan da herkesin başbakanı oldu bir bizim olmadı! Şimdi de gitmiş kürtaj diyor sezeryan diyor! Neyse...






1 Haziran 2012 Cuma

" İyiyim "


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...